Perşembe, Nisan 18, 2024

ASOSYAL ÂLEM

Spread the love

Sanrı, kelime anlamı olarak; gerçekte var olmayan şeyleri görmek, işitmek gibi dayanıksız algılama, şeklinde ifade edilir. Sanmak, sanıyor olmak, sanal… İletişim biliminde ve epistemolojide yer alan “Yeni Medya” terimi, halk arasında “Sosyal Medya” olarak tanımlansa da ben “Sanal Medya” kelimesini daha uygun buluyorum ve yazımı da bu sanal medya üzerinden devam ettireceğim.

Endüstri 4.0 dönemi ve bu döneme denk gelen bazı olayların da tetiklemesiyle birlikte insanlar teknolojiyi ve interneti yaşamsal bir etken hâline getirdiler. Üretici ve tüketici, işveren ve çalışan, devlet ve halk, medya ve kitle hiç bu kadar birbirine karışık, birbirinden bağımsız ama birbiriyle iç içe olarak saçma bir karmaşa ortamı oluşturmamıştır. Araştırma verileri incelendiğinde ise bu durumun olumlu mu yoksa olumsuz mu sonuçlar ortaya çıkardığıyla ilgili net bir sonuç göremiyoruz. Akademik makaleler, kendi alanlarına göre incelemeler yapmakta ve her bir veri kendi alanında olgu yansıtmaktadır. Örneğin tüketim çılgınlığı, bu dönemde aşırı derecede artmakta ve kesinlikle olumsuz sonuçlar ortaya koymaktadır. Birbiriyle bağlantılı teknoloji aletleri ve bu aletlerin kullanım sebebi olan internet, internete bağlı olarak uygulamalar edinme zorunluluğu var. Tek sefere mahsus değil elbette, belirli bir zaman aralıklarıyla zorunlu değişim şartlanması ya da yeni bir modelin çıkması, tüketim endüstrisinin velinimetidir. Meğerse hepimiz ne kadar da gerçek hayattan bıkmışız, hayâl ettiğimiz dünyalarda yaşamak için ne kadar da hevesliymişiz böyle. Hayâl ettiklerimiz! Kendi irademizin bir ürünü mü acaba umduğumuz yaşam biçimi?

Anadolu’da yaşayan bir amca yüzlerce kişinin önünde dans etmek için sanal medyayı beklemiş. Bakın, amcanın Anadolu’da yaşaması veya amca olduğu için dans ediyor olmasıyla ilgilenmiyorum. Neden gerçek hayatta bunu yapma girişiminde bulunmadı da sanal bir ortam oluşunca bu özgüvene ulaştı? Sokakta hiç şiir okuyana rastlamadım ama sanal medyada herkes şairliğe soyunmuş durumda. Senaryo ve oyunculuk konusunda da aşırı bir içerik var ama takip ettiğim film festivallerinde hiçbirinin ismini göremiyorum.

Gerçeği yaşamaktan neden bu kadar uzağız? Toplu taşımaya bindiğimde tıklım tıklım bir yolculuk yapıyorum ama kimse otobüsün içinde değil. Çay içmeye gidiyorum, masaların hepsi dolu ama kimse orada değil. Sokakta bile yürüyen insanlar sokakta yürümüyorlar. Misafirliğe, eşi dostu ziyarete gidin; 2 saatlik dilimin ne kadarında misafirlik yapıyor, ne kadarında misafir olarak ağırlanıyorsunuz? Sanmak ile yaşamak arasındaki fark giderek kayboluyor artık. Aslında daha doğrusu yaşamımız tümüyle sanrılara teslim olmuş durumda. Sosyal medyada gördüğümüz her şeyi gerçek sanmak gibi bir yanılgıya düşüyoruz. Kitleleri kolayca etki edebilen güruha da fırsat vermiş oluyoruz.

Sanal medyanın sakinleri her geçen gün hayatımıza giriyor, önce filmlerde gördük yüzlerini; puanlamaları Dünya tarihinde en düşük oylamaya sahip filmler, sonrasında ekranlara taşındı bu yüzler, şimdi ise mecliste yer almaya başladılar. Liyakatten bahsediyoruz ancak her geçen gün daha da uzaklaşıyoruz. Kitaplığı kabarık insanlar yerine takipçisi çok insanları seçmek, bilimsel deney yapanların yerine kolaya nane şekeri atanları seçmek, siyaset bilimi için tez yazanların yerine sokaktaki vatandaşın fikirleriyle siyaset yapanları seçmek… Liyakat öyle mi?

“Bir milletin felaket içerisinde kalması, yok olma tehlikesine maruz kalışı, mutlaka toplumsal, ahlaki bir hastalığa tutulması neticesidir.” Mustafa Kemal ATATÜRK

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
İLGİLİ YAZILAR
- Advertisment -

SON DAKİKA

SON YORUMLAR